23 Mayıs 2026 Cumartesi günü yapılan programda Albayrak, Necip Fazıl’ın fikir dünyasında hadislerin tuttuğu yeri, hikmet ve toplum ekseninde ele alırken; Av. Mehmet Ali Bulut da sohbetin program yöneticiliğini üstlendi.
Kâzım Albayrak, Necip Fazıl’ın yalnızca şair kimliğiyle sınırlandırılamayacağını, onun eserlerinde İslâmî ölçü, Ehl-i Sünnet hassasiyeti ve cemiyet tasavvurunun merkezi bir yer tuttuğunu vurguladı. Konuşmasında, Büyük Doğu fikriyatının Peygamber merkezli yapısı ve Necip Fazıl’ın hadisleri bir dünya nizamı fikrine dönüştüren yaklaşımı öne çıktı.
Eser etrafında şekillenen konuşma, Necip Fazıl’ın İslâmî idrak, estetik anlayış ve cemiyet tasavvuruna uzanan bir çerçeve sundu.
Dr. Albayrak şunları söyledi:
"Kıymetli misafirler, hepiniz hoş geldiniz. Necip Fazıl’ın vefatının 43. sene-i devriyesindeyiz. Dolayısıyla Üstad’ımıza rahmet dileyerek konuşmama başlamak istiyorum. Server Vakfı’na da bu nazik davetleri için teşekkür ederim. Şimdi Necip Fazıl’ı kitap vesilesiyle anıyoruz. Maksadımız aslında Necip Fazıl’ı anlatmak. Kitabın da amacı buydu. Ben de bu yaşımda yeni şeyler öğrendim. 18 yaşından beri Büyük Doğu okuruyum. 21 yaşında Necip Fazıl ile müşerref oldum. Allah’a şükür, Necip Fazıl takipçiliği böyle oluyor; yazdığı, yaptığı hiçbir şeyi kaçırmazdık.
Necip Fazıl rahmetli olduğu zaman gençtik, 20’li yaşlardaydık. Ondan sonra eserlerini okumaya devam ettik. Fakat 40 sene sonra böyle bir eser ortaya koyuyorsun ve diyorsun ki; 'Ya ben bunları bilmiyormuşum, bunlar da mı varmış?' Okuduğum şeyler, hepsini biliyorum fakat terkip yapınca ve yoğunlaşınca bunu görüyorsun. Necip Fazıl bu kadar mı hadislerle ilgilenmiş? Hadis ilmiyle, İslâm ilimlerinden müktesebat olunca insan daha iyi anlıyor. Mevzumuzda derinleştikçe Büyük Doğu’yu daha iyi anlarız. Kıymeti bu, temeli almak için okumak lazım. Bunun yanından mevzuunda uzman bir kişinin -Büyük Doğu bir dünya görüşü ya- Büyük Doğu’daki bu terkiplerle karşılaşınca o kişinin tespitleri, hayranlıkları bizden kat kat iyi oluyor. Ben 40 senelik okuruyum ama o benden daha iyi anlıyor.
Hadis ilmiyle ilgili araştırma yapınca, Necip Fazıl’ın usul-i hadis ile ilgili, hadis ilmiyle ilgili kullandığı ifadelere dikkatim yoğunlaştı. Baktım, ne kadar hadis ilmi kriterlerine riayet ediyor? Çok dikkatli, sanki bir hadisçi gibi bahisleri almış, kavramları kullanmış. Necip Fazıl’ın böyle bir hassasiyeti var. Necip Fazıl, İslâm ilimlerinde bir kaynaktır. Neden kaynaktır? Yani ben şimdi Temel İslâm İlimleri’nde yüksek lisans, doktora yapıyorum. Necip Fazıl deyince hocalar duruyor: “Necip Fazıl kaynak mı?” diyorlar. Tabii ben kendi kendime “Sabır” diyorum. Ondan sonra, o kaynak mevzusuna çok girmeden "Necip Fazıl’ın bu hususta şu şu eserleri var.” diyorum. Siyer’de olsa Siyer’de söylüyorum. Kelam’da olsa Kelam’da söylüyorum. Hadis’te olsa Hadis’te söylüyorum. Hadis’te işte buyurun, bu eser çıktı. Kaç tane daha eser yazılabilir? Çünkü akademi, bir kaynak kitapla gitmek istiyor. Bu sefer bir şey diyemiyorlar. Yani kusura bakmasınlar da çoğu Necip Fazıl’ı okumamış.
Ve böylece bir şekilde ikna ediyorum. Şimdi bu çalışma ortaya çıkınca, “Vay, Necip Fazıl’da bu kadar şey var mı, bu kadar müktesebat var mı, bu kadar hadis var mı?” diyorlar. 2700 küsur hadis kullanmış, hadis ilmi literatürüne dâhil olmuş, hadislerden süzme yapmış ve hadislerden dünya nizamı kurmuş. Yani bakıyorsun, Büyük Doğu fikriyatının temelinde hadisler var. Bakıyorsun, Büyük Doğu fikriyatının dünya görüşünde zaten mündemiç. Büyük Doğu’nun temel niteliklerini sayarsak en başta mesela Peygamber merkezli bir dünya görüşü olduğunu fark edersiniz. Şimdi onun Peygamber merkezli olmasına bakıyorsun; Üstad bunu hem hadislerde hem diğer eserlerinde, Siyer’le ilgili Çöle İnen Nur, Peygamber Halkası, Hz. Ali gibi eserlerinde de kullanmış. “O ki o yüzden varız, varlık o yüzden.” Büyük Doğu’yu 7 umdede anlatacaktım, hemen birini söyleyeyim: Birincisi, Necip Fazıl Hazret-i Peygamber merkezlidir. “En evvel, en üstün” diyor. Muhammedî Nur, Muhammedî Hakikat... “Varlık o yüzden; o olmasaydı varlık olmayacaktı.” Yani varlığı, Allah’ın yaratmasının sebeb-i hikmeti o. Varlık o yüzden tecelli ediyor. O yüzden Muhammedî Nur hakikati... Bu hususta rivayetler malum... Bunların tarihçeleri var, hepsi orada. Necip Fazıl bu geleneğe bağlı tabii ki. Dünya görüşünde bunlar var.
Şimdi yoğunlaşınca bunları anlıyorum. Öteki türlü parça parça. Mesela birini okudu, sonra öteki çıktı onu okudu, sonra öteki çıktı... Ama bu mevzuyla alakalı olanları bir yere toplayınca bir hazine çıkıyor. Bunu 40 sene sonra gördüm. Bir de orada kaçırdığım, Üstad’ın böyle bazı tespitleri var. Diyor ki Üstad, “Şer’î bir ölçüde aldığım zevki hiçbir şiirimde almadım.” diyor. Mesela ben bunu İslâmî ilimler kökenli biri olarak daha önce görmüş olmalıydım. Okumuşumdur ama oraya bir spot olarak altını birkaç kez çizmem gerekiyormuş.
Şimdi arkadaşlar, Necip Fazıl’ı şair diye biliyoruz değil mi? Ama bakın şu sözü söylüyor. Bu sözü söylediğine göre şairin üstünde. Diyor ki: “Şer’î ölçülerde aldığım hazzı hiçbir şiirimde almadım.” Şimdi bu bir tekerleme değil, bu tahkikî imandır. Bunu ancak tahkikî iman sahibi söyleyebilir.
Şimdi aslında amacım buydu. Yani Necip Fazıl’a yönelik indirgemeci bakışlar beni rahatsız etti. Bu çalışma aslında oradan doğdu. Yani -kusura bakmasın kimse-, karşı tarafın da çapını biliyorum. Şimdi sen küçük gördüğünü, kendi unvanına bakarak küçük görüyorsun. Sen kimsin? Ondan sonra diğerleri de, tabii bazıları isim vermeyeyim, “Necip Fazıl çalışılır mı? Bunlar İslâmcı olmasına rağmen böyle diyor. Yani dünya görüşümüzün dışında olanlar değil bunlar. Ondan sonra bu çalışma ortaya çıkınca danışman hocam da “Çalışılır.” diyor. Bakın ne kadar malzeme çıktı. Neler var, daha neler çalışılır.
Şimdi Necip Fazıl’ı söyleyeyim. Gönül Nimetleri ismiyle, el-Mevâhibü’l-Ledünniye’yi sadeleştirmiş, Türkçeye kazandırmış. Siyer’le, Hz. Peygamber’in hayatı ile ilgili mümtaz bir eser, çok güzel bir eser. Necip Fazıl bunu yapıyor. Çöle İnen Nur’dan önce bunu yapıyor. Şimdi Necip Fazıl’ın o eserde düştüğü şerhler var. İslâmî hassasiyetle düştüğü şerhler var. O düştüğü şerhlerden bir akademik çalışma olur. Bütün eserlerini toplayıp bunu çıkarmak bir yana, Necip Fazıl’ın İmam Kastallânî Hazretleri gibi birinin eserine düştüğü şerhlerden ayrıca bir akademik çalışma olur. O kadar hassasiyet gösteriyor orada.
Bir mucizeyle ilgili yorumu oluyor. Üstad, İmam Kastallânî’nin akılla mucizeleri izah eder gibi bir imaj verdiğini yahut o görüşlere biraz meyleder gibi olduğunu görünce hemen oraya şerh düşüyor. Bakın, bu kadar önemli bir şey. Hangi hassasiyetle yapıyor ve sahih yapıyor. Nedir? Üstad’ın kaynaklarına geliyor: Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri. Ve ondan sonra Üstad, meşayihle ve ulemayla da çok dirsek teması içerisinde. Burada kaynakları da var: Ömer Nasuhi Bilmen’le görüşüyor, soruyor. Cemal Öğüt'e soruyor. İbrahim Boğalı’ya soruyor. Mekki Üçışık’a soruyor, Cemalettin Parlakışık'a soruyor dinî metin ifade ve ibareleriyle ilgili. İman ve İslâm Atlası var, bunu cezaevinde hazırlıyor. Üstad bunları niye hazırlamış? Aslında gençliğe İslâm’ı öğretmek durumunda olan bir Necip Fazıl var karşımızda.
Necip Fazıl’ın edebî dilini dinî tebliğ dilinde ön plana almak lazım. Tebliğde telkinci bir dil lazım, sanat dili lazım. Bunu yapacak kişinin de başta şer’î hassasiyetinin kuvvetli olması lazım. Şer’î ölçülere, hikmet ölçülerine bağlılığının kuvvetli olması lazım. Bu da Necip Fazıl’da var. Dolayısıyla bunların başa alınması lazım. Yani Temel İslâm Bilimleri’ni okuyup da hoca olan birinin, “Bizim alanımızla alakası ne?” demesi çok yadırganacak, acınacak bir durum arkadaşlar.
Necip Fazıl’ın hadis tanımı var. Öyle güzel bir tanım ki, o mübarek dudaklardan çıkan kudsî hadislerle ilgili ifadeyi alıp hadis kitaplarına koymak gerekir.
Üstad’ın kudsî hadis tanımı, hadis ilminin inceliklerini irfanî boyutta bildiğine dair ipucu verir: “Hadîs-i Kudsî, Allah’ın kelâmıdır. Kur’ân da Allah’ın kelâmı... Fark nedir derlerse bu bir şer’î mesele olur. Kur’ân melek vasıtasıyla tebliğ edilen Allah’ın kelâmıdır. Hadîs-i Kudsî ise şöyle: Resûlullah’ı bir nur kaplar ve Allah kelâmına mukaddes dudakları bir mecra olur. Melek vasıta olmadan... buna Hadîs-i Kudsî denir.”
İlim haricinde Necip Fazıl’ın tanımlarında hikmet var. Hikmet boyutunu veriyor ifadelerine. İlim dili soğuk olur, itici olur. Biz halka ilim diliyle hitap etmekten ziyade hikmet diliyle hitap ederiz. Kardeşim, öğrenciye de ilim dilinden ziyade önce hikmet dilini ver. O hikmet dilini alsın, sevsin. Peki bunu neden öğrenciye öğretiyor? O da öğretsin diye, hocalık yapsın diye değil mi? Peki bu hikmet dilini almadan nasıl hocalık yapacak? Ona da bunu vermemiz lazım.
Şimdi mesela biri “Necip Fazıl iyi bir ediptir.” dese hemen itiraz ederim: “Hayır.” Niye itiraz ediyorum? Necip Fazıl büyük şair, Sultânü’ş-Şuarâ. Buna itiraz eden yok. Bak şimdi tanımlama yapıyorsun, damgalama yapıyorsun, vasıflandırma yapıyorsun. O kişinin başta alınacak, en önde gelen vasfını söylüyorsun değil mi? “Necip Fazıl büyük bir ediptir.” Nokta koyuyorsun. Ona itiraz ediyorum. Hayır, Necip Fazıl mütefekkir, sanatçı ve aksiyon adamıdır. Fikir, sanat ve aksiyon adamıdır. Bak, sanatçı bunun içerisine girdi. Cemiyetçi mütefekkirdir. Tek kelimeyle söylemek gerekirse Necip Fazıl aksiyon adamıdır. Aksiyonun tanımını verelim: Büyük fikir ve onun büyük iş hâline inkılâbı. Bak şimdi burada aksiyon tanımı var. İkincisi, aksiyon yaşanmışlıktır değil mi arkadaşlar? Yaşanmışlık. Büyük fikri koyduk, fikirsiz olmayacağını gördük.
Peki hikmet nedir? İlimde yaşanmışlık yoktur; ilim bilgidir, malumattır. Hikmet; amel, ilim ve irfan kademesiyle olan derecedir, daha yukarıdadır. Yani hikmet, içselleştirilmiş bilgidir. İrfan da diyoruz buna; içselleştirilmiş bilgi, bünyeleştirilmiş bilgi. İlim malumat yığınıdır, bilgidir, kalıp bilgisidir. Bilmek, itikadın aynısı değildir. Biliyor ama inancı ne, inanıyor mu mesela? Bilginin inanç hâline dönmesi irfan oluyor. Asr-ı Saadet’te ilmin tarifi, bugünkü ilmin tarifi değildi. Bugünkü ilim Descartesçı, Kartezyen bilimdir; akademi ilmi de budur. Yani ilim kelimesi örtüşüyor diye aynı şey zannedilmemeli. Bizde ilimde ahlâk var. İlim ahlâktan ayrılır mı? Ahlâk var, metafizik var, amel var. Biz ilmi niçin öğreniyoruz? Satmak için mi, kürsülere çıkıp anlatmak için mi? Anlatan kişi bu ilme sahip çıkmasa dinler miyiz mesela? Dinlemek ister miyiz arkadaşlar? Ben dinlemem. Mecbur kalsam belki dinlerim. “Bu ilmi de alayım, ne yapalım; bu adamda bazı taraflar bozuk.” diyerek mecburen alırsın, o ayrı bir şey. Ama kişinin o kişiye tabi olması, peşine gitmesi başka bir meseledir.
Şimdi aksiyon tanımında ne oldu? Aksiyon tanımına irfan girdi arkadaşlar. Büyük fikirle büyük iş hâline inkılâbı; ilim de girdi. O süzülmüş hâli, süzülmüş hâli... Müslümandan da istenen budur. “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” hadisi var. Ne demek bu? Şimdi buraya örtüşüyor değil mi arkadaşlar? Ne yapalım o malumatı? Bir arkadaş söylemişti, ilahiyatlarda Mu’tezile propagandası yapılıyor. Bir hoca bana demişti ki: “Akılcı, akılcı.” diyerek Mu’tezile’yi öne çıkarıyorlar. O zaman hoca onlara yönelik şöyle dedi: “Madem akılcı dedin, o zaman Descartesçı ol.” Akılcının şahı o. Ne diye Mu’tezile oluyorsun? Ehl-i Sünnet aklı bilmiyor mu? Akılcılığın yerini bilmiyor mu? Selim akıl ne? Hikmet ne? Kur’ân... Akılla nereye gidebilirsin? Ondan sonra mucizeyi inkâr etme, Peygambersiz İslâm, hadisleri tartışma, akla vurma... Aklın almadığı şeyi reddetmek şart değil ki. Akla aykırı, bedihî olan şeyler ayrı bir şeydir; tevil edilebilir. Biz Hanefî ekolü olarak Ehl-i Rey ekolüne bağlıyız. Ama akliyecilik, rasyonalizm denen şey ayrı bir şeydir. Yani insanın manevî hayatını kabul etmiyor bir kere. Akılla ölçecek, her şeyi akılla ölçecek. İman, vahiy, mucizeler akılla ölçülür mü? Ölümden sonraki hayat akılla ölçülür mü? Müslüman bunları imanla kabul eder.
Şimdi Büyük Doğu'nun Peygamber merkezli olmasının fikrî altyapısı olarak zaten ona dayanıyor, inanç sistemine dayanıyor. İkinci bir sebebi de var, amelî bir sebebi. Üstad’ın burada güttüğü bir amaç var. Bunları ben çıkarıyorum. Tabii bu daha da zenginleştirilebilir. Ben Üstad’ın gözbebeğiyle konuşacak hâlim yok. Biz onun öğrencisiyiz, dil ve şuurumuzla konuşuyoruz. İkinci sebebi, onu hissediyorum, görülüyor zaten, siz de katılıyorsunuz: Topluma İslâm’ı Hazret-i Peygamber veya hadisler üzerinden verme merkezli siyasetini biliyor. Neden bu? Bunu hocamla da paylaştım. Hocam da bana söyledi: “Osmanlı böyle yapmıştı.” dedi. Necip Fazıl ile ilgili hocalarla sohbet ediyoruz, ilmî münazarada bulunuyoruz. Hocam dedi ki; o dönemle burayı da örtüştürürsek çok faydalı oluyor, benim de bilmediğim şeyleri öğreniyorum. Mesela Osmanlı bunu görmüş; topluma İslâm’ı Kur’ân’dan, ayetlerden değil; hadislerden, Hazret-i Peygamber’in hayatından vermiş. Necip Fazıl bunun için Çöle İnen Nur’u yazmış. Sebeplerinden biri de bu. Tabii mürşidinin de tesiri var.
İslâm topluma Hazret-i Peygamber’in hayatından, hadislerden verilir; doğrudan Kur’ân’dan değil. Kur’ân’dan ulema beslenecek. Neden Hazret-i Peygamber’in hayatından? Çünkü yaşanmış örnek. İnsan ve beşer olarak bize daha yakın; yaşanmış örnekliği var, hayatımıza daha çok dokunuyor. Kur’ân ilahî görüşte yukarıda, daha çok teorik. Aslında kıssalarda da bu maksadın olduğunu tahmin ediyorum, ayetlerde de var. Ama hadislerde bu daha çok. İslâm’ın yaşanmışlığı hadislerde tezahür ediyor. “Yaşayan Kur’ân” deniyor ya Allah Resulü’ne; Hz. Âişe Radıyallahu Anhâ bunu neden diyor? Bunun için. Bakın, Necip Fazıl bunu görmüş. İşte bunu ilahiyatçılara anlatamıyorum. Necip Fazıl bunu görmüş, demek ki bu benden kat kat ileride.
Ve hadislerle dünya nizamı... İman ve İslâm Atlası’nda bir bölüm var: “Hadislerle Dünya Nizamı.” Çöle İnen Nur, 20 senede telif eseridir. Ayrıca Gönül Nimetleri ismiyle el-Mevâhibü’l-Ledünniye’yi İmam Kastallânî’den sadeleştirmesi... Onun Esselâm eseri ise manzum siyerdir. Allah Resulü’nün 63 yıllık hayatını ele alıyor. Şiirle, sanatla ilgilenen bilir. Allah Resulü’nün hayatını manzumeleştireceksin, hiçbir şeyi de kaçırmayacaksın. Hazret-i Peygamber’in hayatında hiçbir hadiseyi atlamayacaksın. Bütün savaşları, hicreti ve diğer hadiseleri anlatacaksın. Peki bunu bir de manzum yapacaksın. Manzum demek şiir demek; şiirin ölçüleri, vezin, kafiye, hece gibi unsurların içine bunu sığdıracaksın ve Allah Resulü’nün hayatını tablo hâlinde vereceksin. Bir şey atlayamazsın, olmaz. Hepsini vereceksin. Esselâm diye bir eser ortaya çıkıyor. Bu cehde, bu çabaya niye giriyor? Bence şiir yazmak için girmiyor. Takdir edersiniz ki şiir yazmak için girmiyor. Biraz önce bahsettiğim sebeplerden dolayı giriyor. “Varlık o yüzden” anlayışıyla giriyor.
Ben Necip Fazıl’ı 7 umdede anlatırken dördüncü umdede Hazret-i Peygamber temelli anlayışı anlatıyordum. Şimdi böyle bir şey tabii olarak geldi. Bu şekilde kitapla doğrudan alakalı bir durum oluyor. Bu hususta Necip Fazıl’ın hadisleriyle ilgilenmem bana çok manevî bir zevk kattı, bunu size söyleyeyim. Burada dinleyicilerin de Büyük Doğu’ya bakışında böyle bir sinerji oluşturalım. Bunu söyleyeyim. Yoksa söyler geçerdim. Şimdi bu videolar her yere gidecek ama ne yapalım, biz samimiyetimizi, sohbetimizi bozmadan devam edelim.
Şimdi Necip Fazıl, bir, şeriattan zerre taviz vermeden onu eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin, eşya ve hadiseleri ona hâkim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş adamdır.
Arkadaşlar, şeriattan zerre taviz vermemesi birinci umdesidir. Onu eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin dünya görüşü... Eşya ve hadiseye tatbik etmek için dünya görüşüne ihtiyacımız var. Bu da Büyük Doğu ideolocyasının tanımıdır. Necip Fazıl’da kimse şeriata zerre muhalif, şeriata zerre aykırı bir harf, bir kelime gösteremez. Gösteremedi Allah’ın izniyle. Onun vasfı bu, çilesi o. Biliyorsunuz mücadelesi de bunun içindi. Bizim için bulunmaz bir nimet oluyor bu.
İkincisi, şeriattan zerre taviz vermemesi ve Ehl-i Sünnet hassasiyetidir Necip Fazıl’ın. Büyük Doğu, İslâmiyet’in emir subaylığıdır. Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep ne de yeni bir içtihat kapısıdır. Sadece Sünnet ve Cemaat Ehli tabirinin ifade ettiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçididir. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyetiyle, 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiseye tatbik etme işidir. Galiba işlerin en değerli ve pahalısı budur. Bunu ezberimden okudum. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu tanımlaması bu, tavizsiz çizgisi budur.
Üçüncüsü, tarih muhasebesi. Necip Fazıl’ın Ulu Hakan Abdülhamid Han eseri, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin eseri... Bu, tarihimizi, hafızamızı, kimliğimizi, kişiliğimizi yok etmek isteyenlere karşı bir tavırdır. Yani sadece canımıza kastetmiyorlar; imanımızı da almak istiyorlar. Musallat oluyorlar. Şeytanın önde giden adamları, ahbesin önde giden adamları... İşte Necip Fazıl burada çıkıyor. Onların düzmece tarihlerini bozuyor. O dönemde Ulu Hakan Abdülhamid Han demek başlı başına aykırı bir çıkıştır. İlk hapisleri de zaten bunlardan oluyor. Sultan Vahidüddin Han eserinden dolayı mahkûmiyet alıyor.
Bakın arkadaşlar, tarihine küfreden, geldiği nesebine küfreden haramzadedir. Bizim neslimiz belli, soyumuz belli. Biz Hazret-i Peygamber’e mensubuz, onun ümmetindeniz. Neslimiz de soyumuz da her şeyimiz belli. İslâm inancı budur. Soysuzlara bu ülkeyi bırakmayacağız Allah’ın izniyle. Şimdi Sultan Vahidüddin eserinden dolayı 18 ay mahkûmiyet aldı ve eyvallah deyip huzura gitti Necip Fazıl. Biliyorsunuz, mahkûmiyet cezası aldı.
Dördüncüsü, Necip Fazıl’ın bir dünya görüşü ortaya koymasıdır. Yani fikir adamı olabilir ama o dünya görüşü koyuyor. İdeolocya Örgüsü temel kitaptır. İdeolocya Örgüsü’nü bileceğiz, o pusuladır, bizim rehberimizdir. İdeolocya Örgüsü temel eserdir. Şiirlerinden alacağımız zevki alalım fakat fikrî yapımızı da bunun üzerine kuralım. Necip Fazıl, şiiri iman için bir kürsü olarak görüyor. Şiir için de “duygulaşmış fikir” diyor. O imanın merkezine de İdeolocya Örgüsü’nü koyuyor.
Yani İslâmî bir dünya görüşü ortaya koymuştur. Sosyal ve siyasi meselelerde bizim yürüyeceğimiz, devrimizde bize lazım olan yolu göstermiştir. Batı’dan gelen esarete, Batılılaşmanın kültürel sömürgesine karşı durma zarureti içindeydik; hâlâ da bu sömürgeden kurtulma durumundayız. Necip Fazıl, buna karşı Batı ve Doğu muhasebesi yaptıktan sonra Batı eleştirisini ortaya koyuyor. İdeolocya Örgüsü budur. Orada bozulmanın köklerine gidiyor, oradan ideolocyasını kuruyor. “Beklediğimiz İnkılap” diyerek kendi dünya görüşünü ortaya koyuyor. Dördüncüsü dünya görüşü dedik. Bu şarttır, elzemdir.
Beşincisi, Allah için muhabbet ve Allah için buğzdur.
Altıncısı, yeni bir dil, diyalektik ve estetik planı getirmesidir.
Yedincisi ise Müslümanların içtimai ve siyasi düzen teklifi olarak Başyücelik Devleti ve idare mefkûresini ortaya koymasıdır. Bu teklif, onun İdeolocya Örgüsü eserinin kalbi mesabesindedir.
Hülasa olarak şunu söyleyeyim, ondan sonra sorular kısmına geçebiliriz. Necip Fazıl, şeriata sımsıkı bağlı bir dünya görüşü kurmuş, öncü ve merkezî bir mütefekkirdir. İçtimaî, siyasî ve hukukî bir nizam olan Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi’ni ortaya koymuştur; özet olarak bunları söylüyorum."


