Yeni Şafak Gazetesi yazarı Yasin Aktay bugünkü "Mekke İttifakı: İslam dünyasının kendi güvenliğini kendisinin üstlenmesi" başlıklı yazısında, 1 asırdır güvenliklerini başkalarının eline bırakan İslâm dünyasında Mekke Anlaşması'nın bir milat olduğunu vurguladıktan sonra İran'ın anlaşmadan duyduğu rahatsızlığa dikkat çekiyor.
"Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nın en dikkat çeken veya üzerinde durulan maddesi bu ittifakın özellikle herhangi bir ülkeye veya tarafa karşı olmadığıydı. Yani tabiri caizse “lüzumu halinde” veya saldırı halinde devreye girecek bir savunma iş birliği anlaşması. Buna karşılık bu anlaşmanın birçok ülkeyi daha ilk anda ürküttüğü görüldü.
Doğrusu bizim açımızdan bu anlaşma hakkında ilk sorulması gereken soru “Bu ittifak kime karşı?” olmaktan ziyade, İslam dünyasının üç önemli ülkesinin, hatta daha fazla ülkesinin neden bugüne kadar kendi güvenlikleri konusunda bu ölçekte bir dayanışma mekanizması kuramamış olduğudur. Çünkü esas gecikmiş olan budur.
Yaklaşık bir asırdır Müslüman dünyanın güvenliği büyük ölçüde başkalarının kurduğu sistemlerin içinde, başkalarının güvenlik tasavvurlarının bir parçası olarak düşünüldü. Körfez’in güvenliği Amerika’nın güvenlik şemsiyesiyle, Akdeniz’in güvenliği NATO’yla, Hint Okyanusu’nun güvenliği küresel büyük güçlerin donanmalarıyla; enerji yollarının emniyeti yine dış aktörlerin askerî varlığıyla ilişkilendirildi. Müslüman ülkeler ise çoğu zaman birbirleriyle güvenlik üretmek yerine, birbirlerine karşı güvenliği başka güçlerden satın almak zorunda kaldılar.
Mekke Anlaşması’nın asıl tarihî değeri burada yatıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, kendilerinden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını kabul ediyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bu mekanizmanın teknik bakımdan NATO’nun 5. maddesine benzediğini, fakat herhangi bir ülkeyi hedef almadığını açıkça ifade etti. Üstelik mekanizmanın üç ülkeyle sınırlı kalması gerekmiyor; Mısır başta olmak üzere başka ülkelerin katılımı da gündemde.
Burada Müslüman dünyanın sevinmesi gereken bir gelişme vardır. Türkiye’nin askerî ve teknolojik kapasitesi, Pakistan’ın askerî gücü ve nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın ekonomik, finansal ve enerji kapasitesi artık sadece üç ayrı millî gücün toplamı olarak düşünülmemelidir. İşbirliğinin mantığı zaten güçleri toplamak değil, birbirleriyle çarpmaktır. Savunma sanayii, istihbarat, eğitim, lojistik, enerji güvenliği, deniz yolları, teknoloji ve finans alanlarında ortaya çıkabilecek sinerji, üç ülkenin tek başlarına sahip oldukları kapasitenin çok ötesinde sonuçlar üretebilir.
Mesele bununla da sınırlı değildir. Azerbaycan’dan Katar’a, Suriye’den Irak’a, Mısır’dan Ürdün’e kadar geniş bir coğrafyanın zaman içinde böyle bir güvenlik mimarisiyle farklı derecelerde ilişki kurabilmesi ihtimal dahilindedir. Pakistan Savunma Bakanı Havaca Asıf’ın da anlaşmanın “kapalı bir kulüp” olmaması gerektiğini, İslam ülkelerini içine alan daha geniş bir kolektif güvenlik mekanizmasına dönüşebileceğini söylemesi bu bakımdan önemlidir.
İSRAİL’İN KAYGISI TABİİ Kİ ANLAMLI
Anlaşmada İsrail’in adı geçmiyor. İran’ın da, Hindistan’ın da, Yunanistan’ın da adı geçmiyor. Zaten geçmemesi gerekir. Bir savunma mimarisinin gücü, kendisine sürekli düşman icat etmesinden değil, düşmana ihtiyaç duymadan güvenlik üretebilmesinden kaynaklanır.
Fakat anlaşmadan Türkiye’yi baş düşman olarak gören İsrail’in ve kategorik rakip Yunanistan’ın rahatsız olması elbette dikkat çekicidir.
Bu rahatsızlığın bize söylediği şey, anlaşmanın “İsrail’e karşı kurulmuş” olması değildir. Daha önemli bir şeyi söylüyor: Bölgedeki güç dağılımında şimdiye kadar avantaj sağlayan dağınıklığın azalma ihtimali İsrail’i endişelendiriyor.
İsrail’in bölgesel üstünlüğü sadece askerî teknolojisinden kaynaklanmıyor. Arap ve İslam dünyasının parçalanmışlığından, ülkeler arasındaki güvensizliklerden, her devletin güvenliği tek başına veya dışarıdan bir himayeyle sağlamaya çalışmasından da besleniyor. İsrail’in karşısında aynı anda diplomatik, ekonomik, askerî ve teknolojik kapasitesini koordine edebilen bir bölge ortaya çıktığında güç dengesi doğal olarak değişecektir.
Türkiye’nin burada bulunması ayrıca önemlidir. Türkiye’nin, Filistin’de yaşananlar ortadayken, İsrail’in bölgesel hegemonya arayışını destekleyen herhangi bir ittifakın parçası olması düşünülemez. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nı İsrail merkezli bir güvenlik projesinin uzantısı olarak okumak daha başlangıçta gerçeklikle bağını kaybeder.
PEKİ İRAN NEDEN ÜZERİNE ALINIYOR?
Asıl ilginç olan İran’dan gelen bazı tepkilerdir.
Ankara açıkça anlaşmanın İran’a veya herhangi bir ülkeye karşı olmadığını söyledi. Buna rağmen İran Meclisi Millî Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Mahmud Nebeviyan, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la iş birliğinin güvenliğini garanti etmeyeceğini söylerken; aynı komisyondan İbrahim Rızai anlaşmayı küçümseyerek bir “kâğıt anlaşması” olarak nitelendirdi.
Bu tepki gerçekten düşündürücüdür. Çünkü Türkiye ve Pakistan, İran’la düşmanca ilişkileri olan ülkeler değildir. Tam tersine, İran ile ABD arasında yakın dönemde yürütülen diplomatik süreçlerde Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’ın arabuluculuk ve gerilimi düşürme rollerinin bulunduğu İran’ın resmî ajansı tarafından da kayda geçirilmiştir.
Üstelik İran'ın uzun vadeli çıkarları açısından düşünülürse, Mekke Anlaşması›ndan kategorik biçimde rahatsız olmak yerine onun taşıdığı imkânı görmek çok daha anlamlıdır.
Bugün İran’ın her vesileyle ifade ettiği temel güvenlik problemi nedir? Bölgenin sürekli ABD, İsrail veya başka dış güçlerin müdahalesine açık olması değil midir? İran, kendi güvenliğini büyük ölçüde bu dış müdahale tehdidine karşı kurduğu bir strateji üzerinden tanımlamıyor mu?
Öyleyse Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır, Irak ve diğer bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini giderek daha fazla kendilerinin üretmesi, teorik olarak İran’ın da çıkarına olmalı. Ama İran’ın herkesten gizlediği başka bir gündemi ve ittifak çevresi varsa, bunun muhasebesi de ayrıca yapılmalı."


