Sabah Gazetesi yazarı Hilal Kaplan bugünkü "ABD-İran anlaşmasındaki görünmez güç" başlıklı yazısında, ABD ile İran arasındaki anlaşmayı yorumlarken Türkiye'nin. artan tesirini yazdı:
"Ortaya çıkan tabloya yalnızca "ABD-İran anlaşması" olarak bakmak eksik olur. Asıl dikkat çekici olan, Washington, Tahran ve Tel Aviv arasındaki güç ilişkilerinin yeniden tanımlanıyor olmasıdır.
Trump'ın açıklamalarındaki en kritik unsur, İsrail'i ilk kez açık biçimde "küçük ortak", ABD'yi ise "büyük ortak" olarak tanımlamasıdır. Bu ifade sembolik değildir. Uzun yıllardır Amerikan siyasetinde tersi ima edilen ama dile getirilmeyen hiyerarşiye karşı çıkmaktır. Trump, "Ben olmasaydım İsrail olmazdı" derken de aynı mesajı tekrar ediyor: İsrail'in güvenlik şemsiyesi ABD'dir ve nihai karar verici de Washington'dur.
Bunun yanında Trump'ın yeni İran yönetimini "akılcı", "güçlü", "zeki" ve "radikal olmayan" aktörler olarak tanımlaması, yıllardır Batı kamuoyuna anlatılan İran imajıyla ciddi bir tezat oluşturuyor. Daha da önemlisi, İran'ın balistik füze sahibi olmasını prensipte meşru görmesi, müzakerelerin yalnızca nükleer dosyayla sınırlı olmadığını, Washington'un İran'ın bölgesel güç statüsünü fiilen tanımaya hazır olduğunu gösteriyor.
İsrail açısından daha rahatsız edici olan ise Trump'ın Lübnan konusundaki eleştirileri. Trump, Beyrut'taki yıkımı "adaletsiz" olarak nitelendiriyor ve İsrail'in Hizbullah'a karşı operasyonlarını uzatarak hem uluslararası imajını hem de İran anlaşmasını zora soktuğunu söylüyor. Bu, Washington'un ilk kez İsrail'in bölgesel operasyonlarını stratejik bir yük olarak görmeye başladığına işaret ediyor.
Buna karşılık İran tarafının verdiği mesajlar da dikkat çekici. Kalibaf'ın açıklamaları, Tahran'ın anlaşmayı bir güven ilişkisi olarak değil, bir güç dengesi anlaşması olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Daha da önemlisi Kalibaf, savaşın İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki potansiyel gücünü fiili güce dönüştürdüğünü söylüyor. Bu ifade gözden kaçırılmamalı. Çünkü İran ilk kez Hürmüz'deki jeopolitik konumunu yalnızca bir tehdit unsuru değil, ekonomik ve hukuki bir kaldıraç olarak kullanacağının sinyalini veriyor. "Hizmet karşılığı ücret" vurgusu, ilerleyen dönemde geçiş ücretleri, denetim mekanizmaları veya yeni denizcilik düzenlemeleri gibi başlıkların gündeme gelebileceğini düşündürüyor.
Burada Türkiye açısından önemli olan nokta, ortaya çıkan yeni bölgesel denklemde İsrail'in göreceli ağırlığı azalırken İran'ın meşru bir bölgesel aktör olarak kabul edilmeye başlanmasıdır. Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan ile Katar'ın Trump tarafından anlaşmayı sağlayan birer "veli" gibi konumlandırılmasını da es geçmeyelim.
Trump'ın, "Lübnan'ı Suriye'ye bırakalım, onlar çözer" sözünün ülkemizin de dâhil olduğu bir süreçte kendisine benimsetilen bir görüş olduğu gayet açıktır. Hakan Fidan'ın, "İsrail sadece birkaç ülkenin değil bütün dünyanın sorunu" ve "İsrail'e ilişkin illüzyonun dağıldığı" yönündeki sözleri de bu dönüşümle örtüşüyor.
Bütün bunlar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur:
ABD, İran'ı yıkmak veya rejim değişikliğine zorlamak yerine onu sistem içine çekmeye çalışıyor. İran, ABD'ye güvenmeden bu sürece katılıyor. İsrail ise ilk kez Washington tarafından açık şekilde sınırlandırılan ve bölgesel stratejiyi bozabilecek bir aktör olarak tarif ediliyor.
Eğer bu süreç kalıcı hâle gelirse, Ortadoğu'da son yirmi yılın temel ekseni olan "ABD-İsrail ortaklığına karşı İran" denklemi yerini daha karmaşık bir yapıya bırakabilir: ABD'nin İran'la kontrollü uzlaşmaya yöneldiği, İsrail'in hareket alanının daraldığı ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin diplomatik ağırlığının arttığı yeni bir dönem.
Dolayısıyla imzalanan anlaşma, İran ile ABD arasında bir dostluk anlaşmasından çok, iki rakibin birbirlerinin gücünü tanıyarak çatışmayı yönetme girişimi olarak okunmalıdır. Ortadoğu'da gerilim sona ermiyor; sadece yeni bir evreye giriyor. Türkiye'nin bu süreçte daha fazla ön plana çıkıp daha fazla sorumluluk alarak Suriye'deki dönüşümde olduğu gibi bölgede de ağırlığını artıracağı kanaatindeyim."


